Cem's profileKANATLIMPhotosBlogListsMore ![]() | Help |
|
August 20 Hayata tutunamamış yalnız bir serseriAkşam olmak üzereydi, insanlar telaşeli, herkes işlerinden çıkmış, evlerine yetişmenin derdinde. Sıradan bir kış mevsimi akşamıydı işte. Onca kalabalık arasında sakin sakin yürüyor, çevresini umursamıyordu bile, Başı önüne eğilmiş, gözleri hafiften çiseleyen yağmurun oluşturduğu su birikintilerinden gök yüzünü kaplamış bulutların silüetine bakıyordu. O an yüzüne baksanız, gergin yüz hatlarından bir şeylerin ters gittiğini, onu huzursuz ettiğini rahatça anlardınız. Sert ve donuk bakan yeşil gözleri bir an ufka çevrildi…
Bu kocaman bir hayat sancısıydı!..
Gökyüzünden bile daha bulanık olan düşünceleriyle birlikte, otobüs durağına doğru yürüyordu ve geldiğinde beklemeye başladı. Durup kalkan tüm otobüsler, inenler, binenler ve durmaksızın devam eden trafik. Herkese ve her şeye kızıyordu, kırgındı hayata karşı. Kendi kendine “bu insanlar, ne yapıyor?” Diye sordu. “Nereye gidiyorlar, nereden geliyorlar, neden, hiç kimsenin sanki nefes bile almaya vakti yok?” Otobüs durağının sağ yanındaki camlı bölmeye yaslanmış izliyordu sadece, çevresini, insanları, şu hayat dediğimiz hengamenin içinde olup biteni!
Olduğu yerde öylece bekledi, bekledi, bekledi…
Bir zaman sonra fark etti ki durakta bekleyen hiç kimse kalmamış!.. Bütün bedeni buza kesmişti, ayakta beklemekten dizleri yorulmuş ve sanki son anını yaşayan biri gibi acımsıyarak yutkundu, yavaşça ilerleyip durağın orta yerine oturdu ve titreyen elleriyle paketinden daha önce içmeye kıyamadığı son sigarasını da çıkarıp yaktı.
“Ne olucak şimdi?” Diye sordu kendi kendine, “NE OLUCAK!” Defalarca kaybettiği hayata karşı, buz gibi havadan bile daha soğuktu. Sigarasını bitirdikten sonra, soğuktan biraz olsun kurtulabilmek için kollarını birbirine bağladı, başını yine hafifçe öne eğdi ve tekrar düşüncelerine daldı…
O bu hayatta tek başına bir genç adamdı, yirmi beşine henüz girmiş. İki hafta önce canından sevdiği sevgilisinden istemediği halde ayrılmak zorunda kalmıştı, sadece bu kadar da değildi, bir ailesi zaten yoktu ve sevgilisinden ayrılmasının hemen ardından, kirasını ödeyemediği ev sahibi de evini boşaltmak zorunda bırakmıştı. Üst üste iki darbe yemesi onu öyle bir boşluğa düşürmüştü ki, birkaç gün sonra işine de son verdiler…
“Üç, sıfır” diye mırıldandı.
Tüm bunlar olurken, saat gece yarısına yaklaşıyordu. Gözlerinden birer damla yaş süzüldü, kendi kendine biraz daha sokuldu vee soğuktan uyuşmuş vücuduna aldırmadan, gözlerini yumdu.
ÖLECEKMİYDİ?!...
Kim bilir, belki!!!
KANATLIM August 18 KANATLIMBundan böyle bir üstadın dediği gibi; “Ne kadar asil bir eylem olsa da boyun eğilmez aşka!”
Su akar yatağını bulur! Bulur belki ama en azından o su yatağının içinde ilerlerken, etraftaki dallara, kayalara çarpmamak için bile olsa bir parça çaba sarf etmeli insan!..
Hala devam ediyorum, ama hayat ya bu “MUKADDERAT” ya bunun adı, sevgiden yana gülmedi, gülemedi sert ve derince bakan gözlerim!
Bir filmde duymuştum, “birlikte yaşar ve birlikte ölürüz, ölümüne çılgın ikili” ben hala birlikte yaşayıp, birlikte ölebileceğim o ikinci çılgını bulamadığım için, vazgeçtim bulma sevdasından. Ama bundan sonrada çıkmasın karşıma! Zira, geçti istemem gelmeni!..
Engin suların en derinlerinde bile gök mavisi umutlar benim olsun ama ikinci bir insan aslaaa!!!
Bundan sonra ikinci birine yer yok hayatımda!
Hadi KANATLIM, o gücü bitmek bilmeyen kanatlarını vurmaya başla yeniden, ama her daim TEK BAŞINAA!..
18 Ağustos 2008 P.Tesi 12:50
Gidiyorum...Gidiyorum...
Arkamda kocaman bir şehir bırakıyorum sokakları soğuk Geceleri yalnız,her bir adımım da gözyaşım olan... Haketmediğin kadar çok sevdim seni ve Haketmediğim kadar fazla acı çektim... Gün geçtikçe yoruldu kalbim,hırpalandı Tökezledim ve düştüm sanırım... Aşkın yükünü taşıyamaz oldum sen bunlardan bir'haberken... Savaşlar verdim yüreğimde senin uğruna Yeni yeni anlıyorum...Sen değmezsin o savaşlarda dökülen gözyaşlarıma..! O çok güldüğüm anlarda bile içime oturan burukluğa Uykusuz geçirdiğim gecelerime ve en önemlisi Avucumdan kayıp giden yüreğime DEĞMEZSİN..! May 26 AŞK Beladan İbarettirBir genç arkadaşları ile muhabbet ediyordu. Bir ara dedi ki:
-`Âh! Keşke beni de mecnûn edecek bir leylâ karşıma çıkıverse n`olur?` Arkadaşları bu temenniye şaşırdı. Çünkü Mecnûn`un başına gelenleri önceden işitmişlerdı. Dediler ki: -`Belânı arıyorsun galiba!` Gençleri işiten bir ihtiyar leylâsını arayan gence fırsat vermeden: -`İyi ya` dedi, `aşk bütünü ile belâdan ibarettir` Sonra da bir hikâye anlatmaya başladı: `Zamanında kara sevdaya tutulmuş bir âşık varmış. Sevgilisi sebebi ile başına öyle işler gelmiş ki; şayet bunlar bir dağın başına gelseymiş şüphesiz dağ çatlar, yokolur gidermiş. Sevgilisinin yakınlarından dayak yemediği gün, kendi akrabalarından binlerce hakarete maruz kalır, kendi hısımları rahat bıraksa, yoldan geçen çoluk çocuk bu âşıkı taşlarmış. Hergün onuruna dokunan onca laf işitirmiş, tanıdık-tanımadık herkesten. Ama âşıkın bunlara aldırdığı yokmuş. Aşk işine giren bir kimsenin zaten sevgili dışındaki herhangi bir şey ile meşgul olması da âşıklığın şerefine yakışır bir hal değilmiş. Gel zaman git zaman sevgilisinin derdi ile günden güne zayıflamış âşık. Onu düşündüğü zaman ağzına tek bir lokma dâhi koyamazmış. Ve işin daha da acı tarafı onu düşünmediği hiçbir an yokmuş. Yatağa düşen âşık anlamış, artık bu, tek güzel yanı sevgilisi olan yalan dünyadan göç edeceğini. Yakınları, son nefeslerini alıp veren âşıkı görünce dayanamamışlar: -`Evladım! Belki sana zulmettik, eziyet ettik, Ama hepsi senin içindi. N`olurdu sanki bu sevdadan vazgeçseydin. Baksana onca bela geldi başına. Dertsiz tasasız yaşamak varken bunca sıkıntıya değer miydi?` demişler Âşık, güç-belâ nefesini toplamış ve: `Ben zaten biliyordum bu işin belâdan ibaret olduğunu. Ama olsun başıma gelen bunca iş sevgilim sebebi ile ya. Ben ona dair ne varsa sevdim ve hala seveceğim. Belâlar varsın ondan gelsin. Bu iş benim için ne hoştur bir bilseniz.` demiş ve vefat etmiş.` `Yani gençler` dedi ihtiyar: -`Aşk, beladır ve aşk yolu belâlar ile örülüdür.` May 03 Bu satırlar sahibini biliyor, sahibi de bu satırlarıLeblerimle emrine amadedir canım benim Al da bir buseyle öldür haydi cananım benim Lal olur birden dilim bilmem neden görsem seni Görmesem kalmaz kararım dinmez efganım benim Hasta gönlüm çok zamandır iftirakından harab Olmadım bir lahza rahat geçti devranım benim Müptelayım bir ümitsiz gizli derdin zehrine Bu sebepten her geçen gün düştü dermanım benim Yok teselliden nasibim vermeyin zahmet bana Etmeyin bunca eziyet az mı hicranım benim Kan tutar sen her bakışta kastedersen canıma Yaremi sar merhem ol da akmasın kanım benim Arif Emre her ne etsen razıdır fermanına Sahibimsin hem Efendim hem de Sultanım benim February 21 YINE KANATLIMRabbim bana izin ver! Rabbim beni koru! RABBİM BENİ DUY!..
Ve böylece uzayıp gidiyor, bu günlerde ne oluyor, neler oluyor?
Sanki bir şeyler kaçıp gidiyor, kayıyor ellerimden ve yok olan o kaçıp giden şeye yetişemiyorum, bilmiyorum sadece öyle hissediyorum.
Bu sancının adına kısaca “HAYAT” diyorlar!
Her şey o kadar karmakarışık ki anlamıyorum. Kendimi geriye çekiyorum, belki bir süre dinlenmeliyim diyorum ve yapıyorum da. Ama sonra bütün gücümü topladığımı düşünüyorum, tazelenmişimcesine tekrar baştan başlıyorum. Yara izlerime takılıyor gözlerim, gök yüzüne çeviriyorum gözlerimi, sonsuz maviye bakıyorum. Bu koca evrende sade ve yalnız bir adam, beklide olmayacak boşver, BOŞVER!!!
Bir şarkı sözü takılıyor aklıma “kim anlamış ki sen anlayasın böyle” öyle iştee.
Şarkılar ard arda hiç susmuyorlar, “Derindeyim çoook derindeyim, çok karanlık bu ben miyim? Tutun beni son nefesteyim, ben kaybettim bile kendimi, yaşayamadım zaten beni, ben isterim olan her şeyi, kötü düştüm bu kez ben, bi daha düşemem derken, söyle ruhum söyle hiç yenildin mi böyle, düşmemek için hiç atladın mı söyleee…”
Hayatı yaşayamayan bir kötürüm gibi köşeme çekilip şarkılara sığınıyorum onları dinliyorum, ne kadar da acı dolular. Sanki o acıya kendini bağımlı kılmış acınası bir psikopatım, dinliyorum ve şarkılarda düşündürülmek istenilen şeyleri düşünüyorum!
Bazen kendi hayatımdan bile daha çekici geliyor, sonra bir başkası çalıyor.
“Bu şarkıyı söyleyin ama bilmeyin, bu şarkıyı dinleyin ama sevmeyin, bu şarkıyı hissedin ama üzülmeyin, bu şarkıyı sevmeyin ama hatırlayın, bırakın tutmayın ve itmeyin stüme gelmeyin, yalnız bırakın ama bekleyin gitmeyin, ben hiiiçç iyi değilim!..”
Anlamıyorum, hayat gerçekten daha farklı olamaz mıydı?????
January 01 KANATLIM 2Ne yani Yıl başı gecesinde yalnız olmak gülümsemeye mani mi? Şaşarım! Nasreddin hocanın sivri zekası gibi, Keloğlanın oyunları gibi!!!
Yok bee güzel gözleriniz bu satırlara değiyorsa ve internet denilen; bu çağın en büyük nimeti yada girdabı içinde yolunuz benimle kesiştiyse ve zahmet edip bu satırları okuyorsanız!..
Sizlere milyonlarca defa TEŞEKKÜR ederek dünyanın en güzel sevinçlerini koynuma alırım ben!
Hayat sonsuz, Ölüm belli bir zaman sonra ve samimi dostlukların ilelebet sürdüğü bu yerde, benimle bir şeyler paylaşan, nacizane yazılarımı okuyan insanlara hayranım ben. Ölümü sevgili gibi kucaklarım, yeter ki bir anlamı olsun! Dostlarım hem ölümüne, hem yaşamına baş tacım, onları candan selamlarım. Korkunun ne olduğunu unuttum ben! Şu hayatın gerçek manasını kavradım kavrayalı; Başımı gökyüzüne çevirdiğimde, bulut olsa ne yazar, günlük güneşlik aydınlık olsa ne! Söyleyin bana!?
:)) December 31 KANATLIMÇok eski şarkılara sığınıyorum, yere göğe yada hiçbir yere sığdıramadığım duygularla, akıyorum, esiyorum, coşuyorum sonra yavaş yavaş kendi halimde sessizce duruluyorum. Belki bir sonra ki fırtınaya kadar!..
Evim artık yuvam değil, tüm eşyalar üst üste terk etmeden önce, kulaklarıma çalınan slow, hüzünlü gitar tınıları, çevremdeki yüzler yabancı. Zamanla onlara alışma fikrini de yediremiyorum kendime her nedense!
Alışmak yada alışmaya çalışmak! Alışmaya bile o kadar alıştım ki artık her yeni yabancılığım bana eskiden olduğu gibi tuhaf duygular hissettirmiyor. “Hayat her insana bunu yapar mı?” Diye soruyorum kendime. Cevap ansızın ve birden bire geliyor. “Bilmiyorum!”
Ay ışığının denize yansıması çarpıyor gözlerime, yılbaşı öncesi yalnız ve sakin bir gece. Dışarıda sadece sessizlik! Yada bi saniye, belki o kadar sessiz değil rüzgarın uğultusu var. Hava dışarıda kısa bir süre kalan biri için dondurucu SOĞUKK!!!
Böyle bir gece de bile bir bardak çay yine insanın içini ısıtacak kadar sıcak ve tatlı, yanına da her zaman bir sigara iyi gidiyor ama. Yeni bir kırgınlığın, taze bir kalp kırıklığının sancısı bile olsa üzerimde öyle işte! Ben çekinmeden dile getirdim hep duygularımı, sonu ne olursa olsun! BEN DE BÖYLEYİM!!!
En aciz zamanlarımda bile savunmasız değilim, benim de bir sahibim var!
Yine dinen bir fırtınanın ardında ki her yerin bertaraf olmuş görüntüsü var aklımda, içimde ki dağılmış şehirlerden birine ait! O şehrin insanları, ölülerini gömüp, şehirlerini tamir ederler herhalde! Belki bende onlara yardım ederim, inanmaya mecalim kalmadıysa bile umut RAB’bimden sonsuz bir kaynak, bitmek, tükenmek nedir hiç bilmeyen!..
Her sona bir tebessümle veda etmek zorunda mıyım ben! Yine de gülümsüyorum işte :) December 09 Canım Istediİki çok eski video, ikisini de çok seviyorum...
ÖZLEM TEKİN - BAHAR
VE ŞEBNEM FERAH - BU AŞK FAZLA SANA
November 19 Dünden SonraDünden sonra ki gündü yalnızlık
yazmaya zorunlu oluşum bundan dı Harkesin hayatında ki sahte çıplaklık Sadece Yazarken suspus oluşumdandı Tüketemediklerimle birlikteydi yitirdiklerim Zaman kıyıda bir kumsal, sonsuzluk kaç senedir Herkesin yaşamında çıplak günleri vardır Savunmasız, iddiasız, direnmesiz, gösterişsiz öylece Yalın ve kendi halinde içine hiç kimsenin Kabul edilmediği, alınmadığı. hani en yakınlarınızın bile Kalbimi sancıya her yollayışımda Aklım yine sahip olurdu bambaşka bir acıya Acılarımdan bile zevk alırdım bazen Hep sahte gülümseyen gözlere inat Çevremde ki yalancıları her anımsayışımda Elimde ki kalemi her bırakışımda Tetikler olurdu parmak uçlarımda Ne savaşçıyım, nede bir yazar Hem savaşır hem yazarım ama Hayat adına içinde her ne varsa hiçmi hiç umursamasamda Umursadığını söyleyen yalan sözlerle karşılaştığımda O sahte sahte gülümseyen zevk insanları gelir aklıma Savaşmaya mecbur oluşumda bu yüzdendi Ne yazmayı, nede savaşmayı istedim ben Ölüm denen dipsiz kuyuya yönelmişim Gülümseyerek gidiyorum ona doğru öyle umarsız, öyle çıkarsız ve öylece yalnız Ve yorulmak zorunda oluşum bundandı, ve bu yüzden zamanımın tüm gençleri hiç yaşayamadığı şu hayatta kendi hayatının film olacağını iddia ederken Hayatı asla film olamayacak tek insan oluşum da bundandı Bu benim hayatımdı, öleceğim gün bile kendi ayaklarımın üstünde ve gülümsediğim bir anda son bulmalıydı!.. KANATLIM November 11 Nedensiz Bir KarmaşaBir umut vardı içimde bir zamanlar, yeni filizlenen, taze, üzerine yeni yeni gün ışığı vuran ve o umudun sahibi her ne kadar ben olsam da kaynağı bir başkasıydı! Şimdilerde benden nefret eden ama bir zamanlar bana gülümseyerek arkamdan el sallayan bir kız!
Öylesine biriydi, herkes kadar sıradan, herkes kadar kendi içinde ve sevdikleri arasında özel olan. Beni gittiğim uzaklardan temelli buralara döndüren, uğruna ölümlerin bile tatlı geldiği, umursanmadığı ve şimdi tüm nefretimizi, kinimizi, hırsımızı birbirimize yönlendirmiş sanki kavga edebileceğimiz her fırsatı kollayarak bekliyoruz. Adı anıldığında yanımdakileri konuşturmadığım ve onun da aynını yaptığından emin olduğum, hatta belki daha kötüsünü. Aslında ben cevapları biliyorum, çok iyi biliyorum hemde ama sadece susucam, susucam çünkü anlatsam karşımda beni anlayacak bir muhatabım bile yok. Mevlana’nın söylediği üzere: Tüm bildiklerin karşındakinin anladığı kadardır! Öyle değil aslında ama karşında ki anlamıyorsa yada anlamak istemiyorsa buna siz ne yapabilirsiniz ki?
Her ne olduysa oldu sonunda biten bir öykünün ardından ne kadar “AH” etsenizde bunun size bir faydası olmayacak. Ne hatalardan ders alıcam, ne de dönüp arkama bakıcam, ben hala…
…Sonrası bende saklı kalsın bu cümlenin, öyle ya bunu bir maharetmişçesine bana karşı kullanmak isteyenler olur! Bazı zamanlarda insanların beni savaşla, dayakla yada ölümle tehdit ettiklerini hatırlıyorum! Ne var ki beni zerre kadar korkutmuyor bunlar, ben çeçenim savaş dna yapıma işlemiş, en iyi yaptığım şeylerden biridir savaşmak. Çok kavga ettim ben ve savaşlara değilse bile silahlı çatışmalara girdim ben, bunun ne demek olduğunu biliyorum, mermiler kafamın üzerinden geçerken, namlunun ucundan çıktıkları yada bir duvara çarptıkları zaman çıkardıkları sesi iyi tanırım. Ölümden de hiç korkmadım, korkmuyorum, korkmayacağım da! Benim gibi birini ölümle tehdit etseniz ne çıkar ki? Yaşayan herkese inat bu güne kadar ölenlerin sayısı daha fazla, onların arkasından gitmekten niye çekineyim ki!?
Hayat durmadan akıp gidiyor, bir çoğumuz acı çekip duruyoruz bu hayatta, bazen dert edilmeyecek şeyleri bile dert ediyoruz, boşu boşuna hayatımızı harcıyoruz! Kim bunların ölmekten daha iyi olduğunu iddia edebilir ki? Bilmiyorum! Bazı zamanlarda insanların istedikleri bir çok şeye anlam veremiyorum. Doğup büyüyor, okula gidiyor, sonra birer iş sahibi olup sonunda evleniyoruz, hayatın önemli aşamaları diye tabir ettiğimiz bu şeyler aslında ciddi manada ikinci hatta öyle önemli şeyler var ki üçüncü planda kalması gerekirken en birincil önceliklerimiz olup çıkıyor bir kenara.
Dert değil aslında hiç birisi! Elbette herkes kendi hayatında yapması gereken her neyse onu yapsın, ilgilenmiyorum. Ama gerçekten bir gün gelirde insanların farklı öncelikler edindiğini görür müyüm acaba, burada sayılanlardan çok daha önemli olanları tabii her insanın kendi hayatında ki inanışa göre değişen ama tek bir ortak hedefe varan türden öncelikler!
Yine bilmiyorum…
Ama biliyorum ki bilen birileri var!
Sadece; beni gerçek hayatta tanıyan biriyseniz eğer, bilin ki savaşı da, aşkı da en yukarılarda yaşıyorum her ikisi içinde hiç kimsenin inanamayacağı kadar kolay ölebilirim! Bu yüzden dostumsanız hiçbir şey söylemeyin, ama düşmanımsanız gerçekten bana bir şey yapacaksanız tehdit etmeyin beni, bu son zamanlarda gerekenden çok ama çok daha fazla telefon kabadayısı tanıdım ben, uzaktan uzağa anlattıkları şey beş ölü, on ölü ama sabah kalktığımda hiç sela duyamadığım türden! Yüz yüze geldiğinizde ise inanamayacağınız kadar ince insanlar familyası. Ne kadar yüzeysel ve saçma bir hayat felsefesi… November 08 Yarım Kalan Bir Aşk Hikayesi...Daha henüz 18 yaşındaydı, ama hayatının sonundaydı. Tedavisi mümkün olmayan ölümcül bir kansere yakalanmıştı. Kahır içinde eve kapamıştı kendini.. Sokağa çıkmıyordu. Annesi.. Bir de kendisi.. O kadardı bütün hayatı..Bir gün fena halde sıkıldı, dayanamadı, attı kendini sokağa..Bir yığın vitrinin önünden geçti.. Tam bir CD satan dükkanı da geride bırakmıştı ki, bir an durdu. Geri döndü, kapıdan içeri, gözüne hayal meyal takılan genç kıza bir daha baktı. Kendi yaşlarında harika bir genç kızdı tezgahtar..Hani ilk bakışta aşk derler ya, öyle takılıp kalmıştı işte.. İçeri girdi..Kız gülümseyerek koştu ona.. "Size nasıl yardım edebilirim" diye..Nasıl bir gülümsemeydi o.. Hemen oracıkta sarılıp öpmek istedi kızı..Kekeledi, geveledi, sonra "Evet" diyebildi.. Rast gele bir plağı işaret ederek.. "Evet.. Şu CD'yi bana sarar mısınız?.." Kız CD'yi aldı, içeri gitti. Az sonra paket edilmiş geri geldi.Aldı paketi, çıktı dükkandan, evine döndü, açmadan dolabına attı..Ertesi sabah gene gitti aynı dükkana.. Gene bir CD gösterdi kıza, sardırdı, aldı eve getirdi, attı paketi dolaba, gene açmadan.. Günler hep alınıp sardırılan CD'lerle geçti.. Kıza açılmaya bir türlü cesaret edemiyordu. Annesine açıldı sonunda..Annesi "Git konuş oğlum, ne var bunda" dedi..Ertesi sabah bütün cesaretini topladı. Erkenden dükkana gitti. Bir CD seçti. Kız gülerek aldı plağı. Arkaya gitti, paketlemeye.Kız içerdeyken bir kağıda "Sizinle bir gece çıkabilir miyiz" diye yazdı, altına telefon numarasını ekledi, notu kasanın yanına koydu gizlice.. Sonra paketini alıp kaçtı gene dükkandan..İki gün sonra evin telefonu çaldı.. Anne açtı telefonu.. CD Dükkanındaki tezgahtar kızdı arayan.. Delikanlıyı istedi.. Notunu daha yeni bulmuştu ..Anne ağlıyordu..Duymadınız mı" dedi.. "Dün kaybettik oğlumu.." Cenazeden birkaç gün sonra, anne oğlunun odasına girebildi sonunda.. Ortalığa çeki düzen vermeliydi. Dolabı açtı.. Oraya atılmış bir yığın açılmamış paket gördü..Paketleri aldı, oğlunun yatağına oturdu ve bir tanesini açtı..İçinde bir CD vardı, bir de minik not.."Merhaba.. Sizi öyle tatlı buldum ki.. Daha yakından tanımak itiyorum.. Bir akşam birlikte çıkalım mı.. Sevgiler.. Jacelyn!." Anne bir paketi daha açtı.. Onda da bir CD ve bir not vardı.. "Siz gerçekten çok tatlı birisiniz, hadi beni bu gece davet edin, artık.. Sevgiler.. Jacelyn!.." October 30 İçimden GeldiAz önce bir film izledim, "Umudunu Kaybetme" adında tipik bir fakirlikten zenginliğe giden başarı öyküsü! Her ne kadar soğuk kanlı ve umarsız bir zamanımda olsamda irkildim! Galiba gerçek bir yaşam öyküsünden uyarlanmış olması hem biraz hoşuma gitti, hemde beni kendime getirdi. Ve ayrıca bir filmi izlemenin o hüzünlü keyfini bana iki kat daha fazla yaşattı bu film. Gerçekten çok güzeldi. Özellikle de tuvalette ki sahne ve o adamın ağlayışı gerçekten içimi burktu!..
Evet her ne kadar umarsız ve soğuk görünsemde çok duygusalımdır aslında! Bir buz dağı gibiyim, dışımda görünenler içimde olanları sadece 1/10'u kadar! Ve insanlar genelde dışarıdan baktığında zaten önyargıları onları yeteri kadar kör etmişken, birde bu benim kendini istemesemde saklayan yanlarımla neredeyse yıllar sonra bile beni hiç tanıyamıyorlar!!!
Ama herneyse asıl konumuza dönersek "Umudunu Kaybetme" bir insanın canını dişine takıp, dünyanın en acı ve anlayışsız yollarından geçtikten sonra kendini kurtarmayı başarabilen bir adamın gerçek hayat hikayesini anlatıyor. Ama öyle bir hikaye ki her insanın kendi hayatından "evet yaa" diyebileceği bir şeyler çıkıveriyor karşınıza filmi izlerken! Ben çok fazla okurum ve okuduğum tüm kitaplarda rastladığım bilge, önder yada öğretmenlerin tamamı umudunu yitirmeden tekrar tekrar denemekten bahsediyor! Ne olursa olsun vazgeçmemekten ve bir hayalin varsa ölümüne bu hayalin peşinden gitmekten, aslında biraz düşününce ne kadar da haklılar, çünkü sadece bir defa vaz geçersin ama vazgeçmediğin zaman sürekli deney yapmaya devam edersin, her defasında yeni bir umut vardır, her deneyin sonucu bilinmeyen umutlu bir bekleyiştir ve insan bu şekilde vazgeçmeden devam edebilmeyi başarabilirse eninde sonunda ama mutlaka istediği yere ulaşabilir, ULAŞACAKTIR!!!
Karanlık sokak aralarında dolaşırken yada yalnız bir rıhtımın uç kıyısında oturmuş düşünüyorum durmadan ve sadece bekliyorum, Kim bilir belki bende bir gün!.... :)
KANATLIM
![]() juegos October 26 Matrix Felsefesi & Maddenin Ardındaki Sır"Matrix felsefesi ve Maddenin ardında ki sır" adında iki kısa film ama tamamını üzerine basarak söylüyorum ki mutlaka ama mutlaka büyük küçük herkes izlemeli. Konuyla ilgili olanlara daha farklı kaynaklar da gösterebilirim. Ancak ilginiz olmasa bile iki dakikanızı buna ayırıp, bu kısa filmleri izlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum! Zira sizde bu hayatı yaşayan bir insansınız!!!
Bazı insanlar hernedense gerçeği çok zor fark ederler, bazılarıysa anlamadıkları halde anladıklarını iddia eder! Ama neden? Çok mu hoşumuza gidiyor yalanları, gerçek edinmek!? Doğrusunu istersen bir hayat yaşıyoruz ve görerek, duyarak, dokunarak kısacası beş duyumuzu kullanarak algıladığımız hayatı gerçek sanıyoruz! Gece uykumuza dalıyor gördüğümüz rüyaları da gerçek sanıyoruz. Ama sabah uyandığımızda herşeyin bir rüya olduğunu anlıyoruz. Ya şu anda yaşadıklarımızda sadece bir rüyanın eseri ve gerçek hayat beş duyumuzla algıladığımızdan çok daha farklı bir şeyse. Ne düşünürsün?
Evet ben senin yaşadığın hayatın "YALAN" olduğunu iddia ediyorum. Gerçekleri öğrenmeyi isteyen varsa beni bulsun herşeyi bilemem elbette ama bildiğim kadarını paylaşabilirim...
Önce filmleri izle, sonra daha fazlasını istersen eğer yukarıda "Beni msn'e ekleyin" yazılı butona tıklayarak bana ulaşabilirsin...
October 25 Kaybedenler KumsalıKumsal da yeni biri var. Yavaşça uzattım elimi. Çok incinmişti. Belliydi. Tuttu elimi elleri sımsıcaktı yüreğinin yaraları. Yavaş yavaş kalktı. Kalbim dedi hissetmiyorum. Gözlerine baktım geçti dedim geçti. -Burası neresi -kaybedenler kumsalı -ben öldüm mü ? -hayır sadece yüreğini yanına almadan bir yolculuktasın. -sen kimsin -adam, yani bu kumsalın rehberi, kaybetmiş insanların, kaybolan sevdaların son durağına hoş geldin. Gülümsedi sadece -gel benimle Yolda sadece kumsalla ilgili şeyler sordu. Biraz ileride duraksadı. -bu bu o şarkı -Evet senin şarkın bu. -peki sevdam, sevdiğime kavuşacak mıyım? -hayır Boynunu büküyor kıvırcık saçları yüzünde bir maske gibi. -burda ne yapacağım ben? Dedi -eğer başarabilirsen sevdanın izlerini sileceksin. Unutacaksın. -imkansız bu unutamam -unutamazsan şurdaki kulübelerden birinde bizimle kalacaksın. Burada hiçbirşey için endişe etme. Kalbin yanında değil zaten. Aklından sileceksin ve gideceksin buradan. Bizler hoş bir rüya olarak kalacağız. Aklında hatırlayıp gülümseyeceksin. -şimdi senin hakkında söylemem gerekenleri söylemeliyim; Yeni daha çok yeni yüreğindeki yangın. Benim ise küllenmiş sevdalarımın közünde saklanan ufak bir kıvılcımım var. Dün gece anlatıyordun ya ne kadar sevdiğini, uğruna nelerden vazgeçtiğini, kimsenin seni anlamadığını. Seni dinlerken tanıdık bir şeyler vardı cümlelerinde. Beklide aynı sokaklarda ağlamış, aynı gecelerde sabahlamıştık sevdamız için. Sevmek, her şeyi göze almak, tüm fırtınalarda ayakta kalmak. Geceleri düşünmek ve özlem duymak. Kimseler anlayamaz. Kimseler duyamaz sesini. Kaç tanesi sevmiş ki? Kaç tanesinin gözlerinde nem gördün? Peki yalnız mısın? Hayır. Bende aynı kumsaldayım .Uzun süredir aynı kumsalda kaç gün doğumu gördü gözlerim. Acıya katlanabilmekse sevmek, biz hep sevdik zaten. Nasıl bir ahenk? Gözlerindeki nemler aldandığındansa unutma! Bu kocaman bir yalan! Sevmek yürek ister. Sevdiğini söyleyebilmek. Her şeyini paylaşmak. Aslında sevdiğinden beklemeyeceksin. Sen sevmişsin zaten zoruna giden onun seni sevmemesiyse boş ver gitsin. ona zaten gönlünü vermişsin. O anlayamadıysa üzülme… Bundan sonra ne mi yapacaksın? Hayata devam, ama daha bi güçlü daha bi ısrarcı daha bi kararlı olacaksın. Söylemiştim ya aynı kumsalın çocuklarıyız biz. Aynı şarkıyla ağlar, aynı kadehten içeriz en acı zehirleri. Aynı şeye güler, aynı gün batımında hüzünleniriz. Peki peki biz nerdeyiz. Bu kumsalın adı ne? Kaybedenler Kumsalı burası. Ben o sahilde denizi izleyen Adam. Sen ise umarım sadece bir misafir olursun. Hadi yaklaş esmer bi kızın benimle denize bakmasından gocunmam… Elimi tuttu saol dedi. adam saol sarıldı sonra bana… Hiçbişey hissetmeyen ruhumla bu kumsalı oluşturan bendim halbuki. İlk ve geri dönemeyecek tek üyesi bu kumsalın… benim gönlümün yanmasından dağılan küller kumlarıydı bu kumsalın ve bu deniz benim göz yaşlarım. Artık ne gönlüm var ne gözyaşlarım… October 20 Ben Hep Seni İzliyor OlacağımBir otobüs duraginda karsilasmislardi ilk kez…. Biri tipta okuyordu, öbürü
mimarlikta. O ilk karsilasmadan sonra, bir kere, bir kere, bir kere daha karsilasabilmek için, hep ayni saatte, ayni duraktan, ayni otobüse bindiler. Gençtiler, çok genç… Birbirileriyle konusacak cesareti bulmalari biraz zaman aldi ama sonunda basrdilar. Ikisi de her sabah otobüse bindikleri semtte oturmuyorlardi aslinda. Delikanli arkadasinda kaldigi için o duraktan binmisti otobüse, kiz ise ablasinda…. Sirf birbirilerini görebilmek için, her sabah erkenden evlerinden çikip, sehrin öbür ucundaki o duraga, onlarin duragina geldiklerini, gülerek itiraf ettiler bir süre sonra… Okullarini bitirince hemen evlendiler. Mutluydular hem de çok mutlu… Bazen issiz, bazen parasiz kaldilar ama öylesine siki kenetlenmisti ki yürekleri ve elleri hiçbir seyi umursamadilar. Ayin sonunu zor getirdikleri günlerde de ünlü bir doktor ve ünlü bir mimar olduklarinda da hep mutluydular. Zaman asimina ugrayan, aliskanliklara yenik düsen, banka hesabinda para kalmadigi için ya da tam tersine o hesabi daha da kabarik hale getirmek uguruna bitip-tükeniveren sevgilerden degildi onlarinki… Günler günleri, yillar yillari kovaladikça sevgileri de büyüdü, büyüdü… Tek eksikleri çocuklarinin olmamasiydi. Zorlu bir tedavi sürecine ragman çocuk sahibi olmayinca, “bütün mutluluklarin bizim olmasini beklemek, bencillik olur” diyerek devam ettiler hayatlarina. Çocuk yerine, sevgilerini büyüttüler… “Senin için ölürüm” derdi kadin, simsiki sarilip adama ve adma “Hayir, ben senin için ölürüm” diye yanit verirdi hep… Bazen eve geldiginde, aynanin üzerinde bir not görürdü kadin, “Bir tanem, kütüphanenin ikinci rafina bak….” Kütüphanenin ikinci rafinda baska bir not olurdu, “Mutfaktaki masanin üzerine bak ve seni çok sevdigimi sakin unutma” Mutfaktaki masadan, salondaki dolaba sevgi dolu notlari okuya okuya kosturan kadin, sonunda kimi zaman bir demet çiçek, kimi zaman en sevdigi çikolatalar, kimi zaman da pahali armaganlarla karsilasirdi… Aldigi hediyenin ne oldugu önemli degildi zaten…. Hayat ne kadar hizli akarsa aksin, isleri ne kadar yogun olursa olsun hep birbirlerine ayiracak zaman buluyorlardi bulmasina ama kirkli yaslarin ortalarina geldiklerinde, daha az çalismaya karar verdiler. Adam, hastaneden ayrildi ve muayenehanesinde hasta kabul etmeye basladi. Kadin da mimarlik bürosunu kapadi ve sadece özel projelerde görev aldi. Artik daha fazla beraber olabiliyorlardi. Bir gün sahilde dolasirken, harap durumda bir ev gördü kadin, üzerinde “satilik” levhasi asili olan. “Ne dersin, bu evi alalim mi?” dedi adama. “Bu viraneyi yiktirir, harika bir ev yapariz. Projeyi kafamda çizdim bile. Kocaman terasi olan, martilari kahvaltiya davet edecegimiz bir deniz evi yapalim burayi…” “Sen istersin de ben hiç hayir diyebilirmiyim?” diye yanit verdi adam. “Amerika’daki tip kongresinden döner dönmez ararim emlakçiyi… Kaç para olursa olsun, burasi bizimdir artik….” Sadece bir hafta ayri kalacaklarini bildikleri halde, ayrilmalari zor oldu adam Amerika’ya giderken.Her gün, her saat konustular telefonla. Gözyaslari içinde kucaklastilar havaalaninda. Fakat birkaç gün sonra, kocasinda bir tuhaflik oldugunu fark etti kadin. Eskisi kadar mutlu görünmüyor, konusmaktan kaçiniyordu. Onu neselendirmek için, sahildeki evi hatirlatti ve çizdigi projeyi verdi kadin ama hiç beklemedigi bir cevap aldi: “Canim, o ev bizim bütçemizi asiyor. Sen en iyisi o evi unut…” Mutsuzluk, mutlulugun tadina alismis insanlara daha da aci, daha da çekilmez gelir. Kadin, hiç sevmedi bu beklenmedik misafiri. Derdini söylemesi için yalvardi adama, “Senin için ölürüm, biliyorsun, ne olur anlat” diye dil döktü bos yere… Yillardir sevdigi adam, duyarsiz ve sevgisiz biriyle yer degistirmisti sanki. Ona ulasmaya çalistikça, beton duvarlara çarpiyordu kadin, her çarpmada daha fazla kaniyordu yüregi… Bir gün, çocuklugunun, gençliginin ve bütün hayatinin birlikte geçtigi arkadasina dert yanarken, “Artik dayanamiyorum, sana söylemek zorundayim” diye sözünü kesti arkadasi. “O, seni aldatiyor. Is yerimin tam karsisindaki restoranda genç bir kadinla yemek yiyiyor her öglen. Sonra sarmas dolas biniyorlar arabaya….” “Sus, sus çabuk, duymak istemiyorum bu yalanlari” diye bagirdi kadin. Onca yillik arkadasini, kendisini kiskanmakla suçladi…. Ertesi gün, ögle vakti o restoranin hemen karsisinda bir köseye sindi sessizce ve peri masallarinin sadece masal oldugunu anladi… Kocasinin eskiden ayni hastanede çalistigi genç çocuk doktorunu tanidi hemen. Bazen evlerinde agirladiklari kadina nasil sarildigini gördü adamin… Aksam kocasi eve gelir gelmez, bazen bagirip, bazen aglayarak, bazen ona simsiki sarilip bazen de yumruklayarak haykirdi suratina her seyi. Inkar etmedi adam. Zamanla duygularin degisebildigi, insanlarin orta yasa geldiklerinde farklilik aradigi gibi bir seyler geveledi agzinda ve bavulunu alip gitti evden. Kapidan çikarken, “son bir kez kucaklamak isterim seni” diyecek oldu ama kadin, “defol” dedi nefretle… Ilk celsede bosandilar… Modern bir ask hikayesinin böyle son bulmasina kimse inanamadi. Arkadaslarinin destegiyle ayakta kalmaya çalisti kadin. Adamin, sevgilisiyle birlikte Amerika’ya yerlestigini ögrendi. Bazen yalniz kaldiginda, onu hala sevdigini hissedince, aglama nöbetleri geçiriyor, askin yerini, en az onun kadar yogun bir duygu olan nefretin almasi için dua ediyordu. Aradan bir yil geçti… Her seyin ilaci oldugu söylenen zaman bile, kadinin derdine çare olamamisti. Bir sabah, israrla çalan zilin sesiyle uyandi. Kapiyi açtiginda, karsisinda o kadini gördü. “Sen, buraya ne yüzle geliyorsun” diye bagirmak istedi ama sesi çikmadi. “Lütfen, içeri girmeme izin ver, mutlaka konusmamiz gerekiyor.” dedi genç kadin. Kanepeye ilisti ve zor duyulan bir sesle konusmaya basladi: “Hiçbir sey göründügü gibi degil aslinda. Çok üzgünüm ama o bir saat önce öldü. Geçen yil Amerika’daki kongre sirasinda ögrendi hastaligini ve yaklasik bir senelik ömrü kaldgini. Buna dayanamayacagini, hep söyledigin gibi onunla birlikte ölmek isteyecegini biliyordu. Seni kendinden uzaklastirmak için, benden sevgilisi rolünü oynamami istedi. Ailesine de haber vermedi. Birlikte Amerika’ya yerlestigimiz yalanini yaydi. Oysa ilk karsilastiginiz otobüs duraginin karsisinda bir ev tutmustu. Tedavi görüyor ve kurtulacagina inaniyordu ama olmadi. Gece fenalasmis, bakicisi beni aradi, son anda yetistim. Sana bu kutuyu vermemi istedi…” Gözlerinden akan yaslari durduramayacagini biliyordu kadin. Hemen oracikta ölmek istiyordu. Eline tutusturulan kutuyu açmayi neden sonra akil edebildi. Itinayla katlanmis bir sürü kagit duruyordu kutuda. Ilk kagitta, “Lütfen bütün notlari sirayla oku bir tanem” diyordu… Sirayla okudu; “Seni çok sevdim”, “Seni sevmekten hiç vazgeçmedim”, “Senin için ölürüm derdin hep, dogru söyledigini bilirdim.” “Fakat benim için ölmeni istemedim” “Simdi bana söz vermeni istiyorum.” “Benim için yasayacaksin, anlastik mi?” son kagidi eline alirken, kutuda bir anahtar oldugunu gördü kadin… Ve son kagitta sunlar yaziliydi: “Sahildeki evimizi senin çizdigin projeye göre yaptirdim. Kocaman terasta martilarla kahvalti ederken, ben hep seni izliyor olacagim….” October 17 Bize Bir şeyler Oluyor!..Metrodan inip otobüse biniyoruz bir yerlere gidip gelirken kulağımızda elektronik müzikler, kış ortasında çileğin tadına bakabiliyoruz, internetten çabucak aşık olabiliyor ve ardından magazin programları izliyoruz. Bir dergiden kadın, erkek tavlama yöntemleri bir çırpıda okuyup sevgilimize uygulamaya kalkıyoruz, peki bizler nerelerden geldik ve nerelere gidiyoruz!?
Kapımızda yine bir kış var yavaş yavaş yaklaşan, soframızda her türlü yazın ve kışın meyveleri, sebzeleri birlikte olabiliyor, hormonlu belki ama yine de burada işte, önümüzde hadi umarsızca yiyelim. Mektuplar ne zaman elektronik oldu? Çocukluğumda durmadan ötüp duran cırcır böcekleri nereye kayboldu, ya yıldızlar terk mi ettiler bizleri? Aşık olduğumuzda elimizden düşürmediğimiz şiirler neredeler, aşkımızın elini tutma özlemi nereye saklandı, plansız projesiz sadece ölümüne sevilen eski aşklara ne oldu? Bu kalabalıkların arasında her birimiz neden gün ve gün yalnız kalıyoruz?!.
Teknoloji denilen nimet geliştikçe biz neden gerilemek zorunda kalıyoruz, sevgiden daha fazla hissettiğimiz nefret, isyan ve kırgınlık duyguları nereden hortlayıp yapışıyor yakamıza. Eski insanlar mı çok akıllıydı, yoksa bizler mi çok aptalız! “Yaşamayı, yaşamdan zevk almayı neden beceremiyoruz? Galiba daha çok o bizi beceriyor!!!”
Bu yozlaşmış yapılanmanın, Avrupa ve Amerika özentilerimizin, onlara özenip daha özgür yaşayacağız diye bocalarken, eski değerlerimizi bir bir kaybedişimizin ne kadar farkındayız? Neden sadece eski günler güzeldi demekle yetinir olduk artık, sevdiğimiz insanlara bile bir güler yüz göstermekten çekinirken, hiç sorgular mısınız bunları? Yoksa sizde bunları duyduğunda kulak tıkayanlardan mısınız?
Ahh evet ne yazık ki mi diyorsunuz sadece?
DEFOLUN gidin o zaman bende daha fazla yazmıyorum!!! October 11 Bayram Öncesi Yalnız Bir Gece!..
Bayram öncesi yalnız bir gece!..
Yine bir gecenin, yeni bir gecenin başlangıcı (01:20) 12 Ekim 07 Cuma günü yani!
YARIN BAYRAM…
Ama sevinemiyorum! Sevince dair bir kıpırdanma yok içimde, sadece şu bayram denilen hengame geçip gitsin yeter! Ben şu anda ne gece, ne gündüz, akşam, sabah, bayram veya isyan hiçbir şeyi umursamıyorum. Olur bana bazen öyle, bir sigaramın dumanı odamı, birde geleceğe dair düşünceler kaplar beynimin kıvrımlı damarları arasında ki tüm yolları.
Şimdi yine düşünüyorum, kesinlikle öyle kara kara değil ama. Yarı istemsiz, yarı şaşkınım sadece. Ve sadece düşünüyorum. Ne olacak?
O kadar çok seçenek var ki olabileceklere dair hangisinin önünü kapasam, hangisine yol versem? Bilmiyorum, kararsızım!
İçimdeki saf saf durmuş savaşa hazır orduların komutanlarını bir araya toplayıp bir Sultan edasında soruyorum onlara, “Ne yapmalıyım?” “Sen ne yapmak istersin” diye soruyorlar. Öyle ya! Ben ne yapmak isterdim gerçekten! Bu iç hesaplaşmalarımın bitip de yerlerine deli tutkularımın aşikare su yüzüne çıkacağı bir günü görür müyüm hakkaten?
Şöyle bir dönüp geçmişe bakıyorum da. Şu az ilerde duran hiç görmek bile istemediğim Tuğba isimli kız. Tüm gururumu uğruna yere sererek “seni seviyorum” demek için kapısına gittiğim, düşündükçe ağladığım, yanıp tutuştuğum ama en son tepkisini gördüğümde, inanamadığım, donup kaldığım! “Ben bunun için mi bunları yaşadım?” Dediğim insan!!! Bende en az bu gençler kadar bu zamanda yaşıyorum, bende AŞK nasıl işliyor. Peki ya bu zamanda ki gençlik aşkı ne sanıyor, nasıl yaşıyor. Niye iki günde düşman oluyor? (Elbette sözüm meclisten dışarı) Ama hiç anlamıyorum. Şimdilerde bana arkamdan tehditler savurur olmuş. Gülsem mi, ağlasam mı bilmiyorum.
“ya bi insan anca bu kadar basitleştirir kendini inan ben sesini dahi duymak istemiorum yapsam çok seyi yapardım da neyse dua etsin we o yalan yanlıs seyleri sölemekten biraz da olsun utansın” (Bu mesajı çok seviyorum dediğim, güzeller güzeli göndermiş bana!!!)
Kadir, hayatında bu güne kadar Allah’tan başka birinden hiç korkmadı, hiçbir zamanda korkmayacak. Maalesef bir yanıyla o kadar da asi! Aşkı da savaşı da hep ateşli oldu Kadir’in! Ne annesinden, ne babasında ne de bir başkasından korkuyor, kendi doğrularını içine oturtmuş bir kişiliği var orası kesin ve insanları sadece seviyor kim olursa olsun ama korku denilen programdan nasibini almamış bir garip o! Haklı olan yardıma muhtaç herhangi biri karşısına çıksa, ona bile yardım ederken ölümü SEVE SEVE göze alır Kadir, savaşmış, barışmış, ölümmüş, yaşammış hiç fark etmedi ki Kadir’e. Şimdi sanki başka biri mi yazıyor ne? :) Hayır aslında bende Kadir’in içinde ki dünyadan bir parçayım sadece zaman zaman hissedilen. Ve yukarıda ki yazdıklarımda zerre kadar yalan varsa, tüm samimiyetimle alemlerin Rabbi olan ALLAH, CEZASINI VERSİN Kadir’in!!!!!
Şimdi sen kimi ne ile tehdit ediyorsun? Niye peki? Ne alakası var yaa, beni de herkes kadar basit ve yozlaşmış zannediyor insanlar, ve gerçekten ben bunu da anlamıyorum!
Anıları daha taze olsa da şimdi, “Boş ver!” Diyorum sadece, “yaa sie de gitsin” eğrisiyle doğrusuyla düşüncelerimi kendilerine tutsak ederek arkamda kalanlar. Ne yararı var ki onların bana? Bu kızın az daha ilerisinde koskoca 1 seneye sığdırılmış İzmit macerası var! İçimde ki yeri bir öncekinden daha büyük, silahlı çatışmalar, ülkenin önemli insanları, toplantılar, politikalar, planlar!!!
Şimdi tüm vasıflarımdan sıyrıldığımda burada sadece geçmişini düşünen vasıfsız biri kalıyor ellerime. Ya iyi de yaptığım onca şeyi ben ne halt etmeye yaptım, bu yatırımdan ne elde ettim ben. Ne dipsiz bi kuyu ama! Sorguladıkça sorgulayası geliyor insanın kendini, bide cevapları vermeye mecalim olsa, sorun yok aslında.
Eee o zaman, geçmişten şimdiye taşıdığım ama bana pek bi yararı olmayan boş anılarım var elimde, bunların alacak olan biri çıksa bedavaya satardım be, vallahi de billahi de satardım. İçimde yaşayan sokak serserilerinden biri bana “bu düşüncelerin bi sonu yok arkadaş” diyor. “Sana ne ulan, soran oldu mu? Serseri!” Galiba bu yüzden kullanıyorlar bu lafı. “Düşün düşün, boktur işin!”
Off herneysee işteee, şimdi şu bayram hengamesi var, önüme çıkan büyük, küçük herkesi öpmek zorunda mıyım ben şimdi!!! Güler yüzlü insanlara istemesem de gülümsemek zorunda mıyım!?.
Bu şehre uzak dağlardan birinin zirvesine çıkmak isterdim şimdi, karanlık ve yalnızlık ne de güzel giderdi şu halime! (DARK&ALONE) Bütün bedenimde bir buz dağından daha az önce kopmuş sert rüzgarlar dolaşsın, gözlerimi kapayıp sadece karanlığın ve sessizliğin içinde rüzgarın sesiyle yalnız kalayım isterdim sadece!
Oysa onun yerine şimdi kocaman nefeslerle içtiğim sigara ve bir kupa dolusu kahvem var yanımda ve bilgisayarımın başındayım, bir kendim bir ben… Yeni bir söz bulmuş işi gücü bu sözleri bulmak olan söz yazarlarından biri. “Nescafe bile üçü bir arada ama ben tek başınayım!”
:)
Yine mi bocalıyorum ne!? |
|
|